Anasayfa   Anasayfa Anasayfa İnsan Kaynakları   İnsan Kaynakları İnsan Kaynakları Anasayfa   Künye Anasayfa Anasayfa   İletişim
Düzce Postası
Düzce Postası Hava Durumu Düzce : 25.8
22.9.2018
Düzce Postası Android Uygulaması
Anasayfa   ANASAYFA   Yerel Haber   YEREL HABER   Gündem   GÜNDEM   Gündem   ASAYİŞ   Asayiş   SİYASET   Siyaset   EĞİTİM   Eğitim   SPOR   Spor   SAĞLIK   Sağlık   EKONOMİ   Ekonomi   ÇEVRE  
  Video Galeri   Video Galeri   Foto Galeri   Foto Galeri   Resmi İlanlar   Resmi İlanlar   Yazarlar   Ünlü Düzce'liler   Ünlü Düzce'liler   Anket   Anket   Ziyaretçi Defteri   Ziyaretçi Defteri   Künye   Künye   İletişim   Kurumsal   Kurumsal   İletişim  
   
Prof.Dr.Celal Erbay

BU MİLLET SENİ UNUTMAYACAKTIR ÖMER HALİSDEMİR!

22.2.2018 - 09:24:22

       SEVGİLİ dostlar, bilmem ki neden! Hüzün çöktü gönlüme… Belki de altı ayda bir genel kontrol için hastaneden verilen randevuya, kimsenin işinin gücünün aksamasına sebep olmayayım diye kendi başıma gittiğim için mi ne? Her neyse önemli değil, her birimiz kaderin belirlediği ömür çizgisinde Yaradan’ın takdirine teslim olacakve hayatın karşımıza çıkardığı zorluklara göğüs gereceğiz.

 

      Bu arada hiç unutmayacağız; “Beterin de beteri vardır.” KADER’e olan imanımızı pekiştirmek ve bu doğrultuda gölgede kalmış, unutulmaya yüz tutmuş bazı ibretlik olayları sizinle paylaşıp, onların en azından siz değerli dostlarımın hafızalarında canlı kalmasına yardımcı olmak için bu başlığı seçtim.

 

       Beni, son günlerde gördüğüm kareler içinde en çok duygulandıranı Şehit Ömer Halisdemir’in,Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’dan aldığı emir doğrultusunda Darbeci Semih Terzi’yi etkisiz hale getirmek için, hayatını kaybedeceğini bir an bile düşünmeden, emin adımlarla koridorlardaki yürüyüşünü belgeleyen yeni görüntüler olmuştu… Kahraman asker, verilen emir doğrultusunda gereğini yapmış ve hainlerin planını tek başına bozmuştu.

 

       Kendisi de gözünü kırpmadan verilen emri yerine getirdikten sonra darbeci hainlerin kahpe kurşunlarıyla şüheda kervanına katılmış ve bir HİLAL uğruna, boylu boyuna yattığı zeminde üzeri örtülmüştü… Komutanı Zekai Paşa onu arıyordu… Komutanı, “Bir hilal uğruna Ya Rab ne güneşler batmış” deyip, şehadetine şahit olunca örtüsünü kaldırıp yiğidinin alnından öpmüştü… Bu görüntüler de yeni çıkmıştı gün yüzüne… İşte beni en çok etkileyen ikinci görsel bu anı tespit eden kareydi… Rabbim rahmet eylesin.

 

 

BU MİLLET BİR ÖLÜRSE BİN DİRİLİR!

 

       HİÇ zannetmeyiniz ki, bu cümle bir slogandır… Hayır, hamasî duygularla söylenmiş bir slogan cümlesi değil, bu yüce milletin karakterini, ruh yapısını, “İla-i Kelimetu’l-lah” yolundaki Hakk’a teslimiyetini ve ŞEHADET’i sevda haline getirdiğini haykıran bir hakikatin ifadesidir. Nitekim Ömer Halisdemir’in şehadetinden bu yana bir buçuk yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen şu an Türkiye’de adı “Ömer Halis” olan 63 bini aşkın, hamuru vatan sevgisiyle yoğrulup ruh yapısı şehadet aşkıyla bezenen Ömer Halis bebekler var. Bunların hepsi kulaklarına okunan ilk kutsal mesaj Ezan’ın ve onu takip eden “Orduma gazi dedi peygamberim, gökten şehitler Allahu Ekber, Allahu Ekber” ninnileriyle yoğrulan karakter hamurları ve vatan sevgisiyle nakış nakış işlenen ruh yapılarıyla büyüyecek, sırası gelince inşallah nöbeti devralacaklardır. Bir hilal uğruna batan güneş Ömer Halisdemirbir iken, onun yerine gelen ve yine bir hilal uğruna batabilme şansını yakalamak için sıraya giren Ömer Halis’lerin sayısı 63 bin…Şimdi soruyorum size; Allah’ın izniyle bu millette bu cesaret, bu şecaat olduğu sürece, bu Bayrak iner mi hiç? Bu ezanlar diner mi hiç?

 

 

BİZ BU VATANI CANLARINI VE SEVDALARINI

FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ

 

       SEVGİLİ dostlar, her birimize “Vaaaybee” dedirtecek ölçüde bu vatan için feda edilen nice canlara, sevdaya dönüşen duygulara örnek teşkil edecek bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum…

 

       Olay 1919 yılında geçmiş… O günlerde İstanbul İngiliz işgali altında… Liseyi yeni bitirmiş genç bir kız evladımız… Etrafının dikkatini çekecek ölçüde fizik ve davranış olgunluğu içinde bir İstanbul hanımefendisi olmaya namzet. Dünürlüğe gelip gidenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor… Bunlardan biri avukatmış… Uzaktan göstermişler kızımıza, kendisine talip olan avukatı… Taraflar birbirini beğenmiş, nihayet nişanlanmışlardı… Kızımız nişanlısını seviyor ve mutlu bir yuva kurmak hevesiyle lamba ışığı altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordu.

 

       Gel gör ki, o zamanki mahalle kültürü de bugünkünden farksızdı. Nitekim çok geçmeden mahallede bir dedikodu almış başını gidiyordu… Herkesin ağzında, “Ayşe’nin nişanlısı avukat değil, ipsizin biriymiş. Cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş” cümleleri dolaşıp duruyordu ortalıkta… Ayşe’nin bütün hayalleri yıkılmıştı… Tam emin olmasını temin etmek için babası kendisini götürmüş, uzaktan izletmiş, birlikte gözleriyle şahit olmuşlardı, damat adayının gerçekten tabut taşıdığına. İşte o zaman Ayşe yıkılmış ve karar vermiş nişanlarını atıp ayrılmaya.

 

 

GERÇEK, 5 YIL SONRA ANLAŞILMIŞ!

 

       ARADAN beş yıl geçmişti… Ayşe evlenmiş, bir de çocuğu olmuştu… Yıl 1924’tü. Artık sarıklı mücahitler zaferi elde etmiş, düşmanı denize dökmüş, vatan hürriyetine kavuşmuştu… Ayşe oğlunu yanına alarak bir gün Beyoğlu’na çıkmıştı… İşte orada rastlamış eski nişanlısına… Birden Ayşe’yi görünce eski nişanlısı titremiş, ceketini düğmeleyerek saygıyla önünde durmuş ve “Vaktiniz varsa, size bir çay ikram etmek isterim” cümlesiyle Ayşe’ye bir teklifte bulunmuştu… İşin aslını bir de ondan dinlemek isteyen Ayşe teklifi kabul etmişti.

 

       Ayşe devamla sözlerine şöyle devam ediyordu: “Bir büroya girdik. Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda da onun adı yazıyordu. İçeride yardımcıları çalışıyordu.”Bu durum karşısında Ayşe’nin kafası karışmış ve kendisini “Siz gerçekten avukat mısınız” sorusunu sormaktan alıkoyamamıştı. Ayşe’nin aldığı cevap, “Evet, ben avukatım” şeklindeydi… Bu sefer Ayşe ikinci soruyu sormuş: “Peki avukatsınız da, neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz.”

 

       Bu soru karşısında duraklayan ve başı öne eğik bir şekilde “beni affedin” diyerek söze başlayan avukat şöyle diyordu: “İstanbul işgal altındaydı. Her taraf İngiliz askerleri kaynıyordu. Her şeyi didik didik arıyorlardı. Biz de Anadolu’ya, Millî Kuvvetlere, ancak cenaze süsü vererek, tabutlarda silah kaçırabiliyorduk. Bu, vatan için hayatî bir iş idi. Bunu, size bile söyleyemezdim.”

 

       Kısacası sevgili dostlar biz bu vatanı canlarını ve sevdalarını feda edebilenlere borçluyuz.

 

       Kalın sağlıcakla…




Yorum Yazın
  Düzce Postası'nı Takip Et
Twitter Takip Et
   
Yerel Haber
Gündem
Asayiş
Siyaset
Eğitim
Spor
Sağlık
Ekonomi
Çevre
Video Galeri
Foto Galeri
Resmi İlanlar
Yazarlar
Portreler
Anket
Ziyaretçi Defteri
Facebook
Twitter
Site Map
RSS
İnsan Kaynakları
Künye
İletişim
Yukarı
Google-Translate | Turkish to English Google-Translate | Turkish to French Google-Translate | Turkish to German Google-Translate | Turkish to Russian Google-Translate | Turkish to Italian Google-Translate | Turkish to Spanish Google-Translate | Turkish to Arabic Google-Translate | Turkish to Japanese
Google Translate

Serbay Interactive
© Copyright 2004 - 2016 Düzce Postası Gazetecilik Matbaacılık Ltd. Şti. Bize Ulaşın Düzce Postası Kurumsal